Termodinamik, ısının enerji ve faydalı iş
olarak tanımladığımız fiziksel olgularla
ilişkisini inceleyen doğa bilimidir.
Termodinamik sistemler makroskopik
olgularla -ısı, enerji ve sıcaklık gibitanımlanır.
Termodinamik mikroskobik
sistemlerle uğraşan alt dalları olmasına
rağmen, genel olarak maddenin
mikroskobik bileşenleriyle uğraşmaz.
Termodinamik yasalar bu makroskopik
olguları tanımlar, bu olguların değişik
şartlar altında nasıl davrandığını inceler
ve bu davranışların sınırını çizer.
Bir başka deyişle, popüler
bilim yazarlarının en çok karşılaştığı
sorulardan ikisi olan “devridaim
makinesi yapmak olanaklı mı?” ve
“mutlak sıfıra ulaşılabilir mi?” sorularına
gönül rahatlığı ile “hayır” cevabı
vermesini sağlar.
Termodinamiğin
sıfırıncı yasası
Tarihsel olarak diğerlerinden sonra
ifade edilmesine rağmen, diğerlerinin
anlaşılması için çok önemli olması
sebebiyle bu ismi almıştır.
İki termodinamik sistemin bir
üçüncüsüyle termal dengede olması
durumunda, birbirleriyle de denge
de olmaları gerektiğini ifade
eder. Bu yasa sıcaklık kavramının
tanımlanmasını sağlar
Termodinamiğin
birinci yasası
Bir cisme veya sisteme verilen enerji,
iç enerjideki değişimin ve yapılan
işin toplamına eşittir. Bu yasa ısı
ve işin enerjinin bir biçimi olduğunu
açıklar. Bu yasadan çıkan en önemli
sonuç ise enerjinin her zaman
korunduğu yani yoktan var edilemediği
ve varken de yok edilemediğidir.
Devridaim makinelerinin bir kısmı
bu yasayı ihlal ettiği için yapılmaları
da olanaksızdır. “Enerji üretmek “
kavramını enerjinin bir formunu
insanoğlunun kullanabileceği başka
bir forma çevirmek olarak anlıyoruz.
Devridaim makineleri ise verilen
bir ilk enerjiyi çoğaltmayı hedeflediği
için enerji korunumunu ihlal eder.
Termodinamiğin
ikinci yasası
Termodinamiğin ikinci yasası entropi
olarak isimlendiren kavramı
tanımlar ve termal işlemlerde yönü
belirler. Suyun yukarıdan aşağı akması
gibi ısı da sıcaktan soğuğa akar.
Bu yönü belirleyen entropidir. Tüm
termal işlemlerde entropi ya sıfırdır
ya pozitiftir. Eğer entropi sıfır ise işlem
tersinir, eğer pozitifse tersinmezdir
yani işlem geri döndürülemez.
Ok yaydan çıkmıştır bir kere.
Termodinamiğin birinci yasası enerjinin
yoktan var edilmesinin imkânsız
olduğunu söyleyerek devridaim
makinelerinin yapılamayacağını
gösterir. İkinci yasa ise termal bir
süreçte yapılan işi ve verilen iç enerjiyi
geri döndürmenin imkânsız olduğunu
göstererek sonsuz bir döngünün
mümkün olamayacağını ispatlar.
Termodinamiğin
üçüncü yasası
Bu yasa ise mutlak sıfır noktasını tanımlar.
Mükemmel bir kristalin entropisi
mutlak sıfır sıcaklığında sıfırdır. Mutlak
sıfır noktası cisimlerin entropisini
tanımlamak için konulmuş olası
en düşük sıcaklıktır. Gerçek hayatta
mükemmel olmayan kristaller içinse
sıcaklık mutlak sıfıra doğru yaklaşırken,
entropi sıfırdan farklı bir sabit
değere yaklaşır.
Paylaşim Vadisi
Blog Arşivi
- Nisan 2018 (2)
- Ocak 2018 (1)
- Aralık 2017 (2)
- Kasım 2017 (8)
- Temmuz 2017 (10)
- Haziran 2017 (2)
Etiketler
- . Mayo'dan çıkan en son Moda
- 2013 - GÜZ ARA - 1. OTURUM laborant ve veteriner sağlık sınav soru ve cevapları
- Aranan
- AYRILIK
- Bekeret
- Bilgisayara Sorun Söylesin
- Bireyler
- Büyü
- Cinlıler
- eleman ilanı
- en ıyı
- esaret
- felse
- Gelen
- Gençleşi
- gezegenler
- Göz Degmesi
- güneş sistemi
- Güzel
- Hit Olur mu?
- HÜCRE KIMYASI
- İbn Bâcce
- inovasyon
- işletmeler
- Kadın ruhu
- Karar
- Kendi Mobil Uygulamanızı İnternette Kendiniz Hazırlayın
- kesifler
- Kokuyla
- laborant ve veteriner sağlık sınav soru ve cevapları
- Liderler
- Mayo
- Mutluluk
- Nasıl
- Nazar
- plaj giyim Ve aksesuarlar
- Pozitif Psikoloji: Psikolojinin Yeni Doğmuş Bebeği
- savaş
- Sinir
- surıye
- TEMEL BILGI TEKNOLOJILERI-I
- TEMEL VETERINER ANATOMI
- TEMEL VETERINER FIZYOLOJI
- Termodinamik yasaları
- Tramvay İkilemi
- Vajinal Orgazm Efsanesi
- Var Olabilen Şeyler ve Var Olması Gereken Şeyler
- Veriyoruz?
- Yaptığınız Şarkı
- Yaratıcı
- Yaşlı
29 Nisan 2018 Pazar
Var Olabilen Şeyler ve Var Olması Gereken Şeyler
İki soru ile başlayalım: Evrende var olabilen şeyler nelerdir, var olması gereken şeyler nelerdir?
Hayli zor, biraz da kapalı olan bu soruları, daha açık ve anlamlı hale getirmeye çalışalım.
thinkstock
2012 yılında CERN’de Higgs parçacığının büyük
bir ihtimalle bulunmuş olması, bilimle ilgili haberler
arasında şüphesiz en önemli olandı. Bütün ömrü
yaklaşık saniyenin trilyon çarpı trilyonda biri kadar
olan, varlığını adeta sadece hissettiren, kütlesi hidrojen
atomunun 130 katı kadar olan bu parçacığın
niçin söylendiği kadar “değerli” olduğunu ilk başta
anlamak çok da kolay olmayabilir. Anında var olup
yok oluyor, yakalayıp ilaç yapmamız veya uzay gemileri
için yakıt olarak kullanmamız mümkün değil!
Higgs parçacığının önemini bu yazıda izah etmeye
çalışacağız, fakat belki bütün bu Higgs parçacığı
tartışmalarında gözden kaçan daha önemli bir
nokta var: Kuramsal fizikçiler 1960’ların başından
beri bu temel parçacığın var olması gerektiğini iddia
ediyor. Böyle bir iddia nasıl mümkün olabilir?
Şöyle düşünelim: Dört duvar arasında yaşamış, hiç
dışarıya çıkmamış bir insanın kitaplarda görmediği
ve hiç kimseden duymadığı halde, tamamen kendi
mantıksal çıkarımlarıyla yeryüzünde balıkların var
olması gerektiği sonucuna ulaşması ne kadar hayret
verici olurdu? Kuramsal fizikçiler büyük ölçüde
kâğıt kalem yardımıyla evrende nelerin var olabileceğini,
temel parçacıklar söz konusu olunca da nelerin
var olması gerektiğini söyleyebiliyor.
İlk sorumuza dönelim: Bu evrende var olabilen
şeyler nelerdir? Evren atomaltı hatta çekirdekaltı
mesafelerden çevremize, Güneş sistemine, galaksilere
ve 15 milyar ışık yılı uzaklığa kadar her şeyi kapsadığından,
böyle bir sorunun anlamlı olup olmadığını
ve soruya cevap aramak için hangi bilim dallarını
kullanmamız gerektiğini düşünmeliyiz. Kuramsal
fizik bize çekirdekaltı mesafelerden görünür evrenin
sınırlarına kadar geniş bir ölçekte düşünme ve
hesap yapabilme zemini sağlıyor, dolayısıyla kuramsal
fiziği kullanarak var olabilecek şeylerin sağlaması
gereken asgari şartları bulabiliriz.
Şöyle basit bir örnek verebiliriz: Yeryüzünde sadece
kibrit çöplerinden oluşan, içinde insanların da
oturabileceği 10 katlı bir bina var olabilir mi? Olamaz!
Binayı yapmaya çalışmadan bu sonuca nasıl
ulaştık? Tabii ki tecrübemizle. Peki olamayacağını
nasıl ispat edebiliriz? Newton’un hareket kanunları,
mesela ikinci kanunu F=ma, kuvvet varsa hareketin
nasıl olacağını gösterir. Bu yaygın olarak bilinir, ancak
bu kanun en az hareket kadar önemli olan denge
(hareketsizlik) durumu için de geçerlidir. Bir cismin
üstüne etki eden kuvvetlerin toplamı sıfırsa, cismin
ivmesi de sıfırdır. Kararlı yapılarda, mesela bir binada,
bir köprüde toplam kuvvetler ve kuvvetlerin
oluşturduğu toplam tork sıfır olmalıdır (denge konumundan
hafif esnemeler buradaki ana tartışmamızı
etkilemez). Dolayısıyla sadece Newton kanunlarını
kullanarak muazzam bir çıkarımda bulunabiliriz:
Üzerindeki toplam torkun ve toplam kuvvetin
sıfır olmadığı hiç bir yapı uzun süre var olamaz. İnşaat
mühendisleri bunu bildiklerinden var olabilecek
yapıları kâğıt üzerinde planlayabilir.
Kara delikte dağ olamaz
İkinci örneğimizi verelim: Dünya dâhil, gökyüzündeki
bütün büyük cisimler neden yuvarlaktır ve
üzerlerinde çok büyük dağlar ve çukurlar (mesela
1000 km’lik) yoktur? Yarıçapı yaklaşık 6500 km
olan Dünya’nın üzerindeki en derin çukur ile en
yüksek dağ arasındaki mesafenin 20 km kadar olduğunu
hatırlarsak, Dünya’nın yüzeyinin pürüzsüz olduğunu
söyleyebiliriz! Yuvarlaklığın ve pürüzsüzlüğün
sebebi yerçekimi kuvvetidir. Büyük gök cisimleri
kendi çekimleri altında yuvarlak bir şekil alır, gök
cismi ne kadar büyükse çukurları ve dağları da o kadar
az olur. Örneğin yine kuramsal fiziği kullanarak
şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kütleleri Güneş’ten
daha büyük yıldızlar nötron yıldızlarına, daha da
büyük yıldızlar kara deliklere dönüşünce üzerlerinde
en küçük bir çıkıntı ve girinti kalmaz. Yani bir
kara delikte dağ olamaz. Bu iki örnekten çıkarmamız
gereken sonuç sudur: Fizik maddenin hareketinin
yanı sıra çok daha ilginç bir soru ile de ilgilenir,
o da ne tür nesnelerin var olabileceği sorusudur.
Klasik fizikte atoma yer yok
Gelelim esas konumuz olan temel parçacıklar fiziğine.
20. yüzyılın başında klasik Newton fiziği çok
küçük olayları ve varlıkları (mesela atomun varlığını)
açıklamakta yetersiz kalınca, ilkeleri tamamen
farklı olan kuantum fiziği ortaya atılmıştır. Önceki
örnekler çerçevesinde düşündüğümüzde klasik fiziğe
göre atom var olamaz, dolayısıyla evrende hiç bir
yapı var olamaz. Etrafımızda gördüğümüz cisimlerin
hareketlerini son derece doğru ve hassas bir şekilde
hesaplamamıza yardımcı olan klasik fizik, bu
cisimlerin varlığını açıklayamaz.
Kuantum fiziği çok önemli bir paradigma değişimi
önermiştir. Mikroskobik cisimlerin hızları ve
bulundukları yer aynı anda bilinemez. Newton fiziğine
göre ise bir cismin zaman içinde nasıl hareket
edeceğini önceden bilmek için, o cismin herhangi
bir andaki hızını ve yerini bilmek gerekir. Dolayısıyla
Newton denklemi mikroskobik ölçekteki cisimler
için geçerli değildir. Newton denkleminin
yerini hız ve yer bilgilerini aynı anda kullanmayan
Schrödinger’in dalga denklemi alır. Bu denklem,
atom ve molekül ölçeğindeki varlıkların bulunabileceği
halleri hesap etmek için kullandığımız temel
denklemdir. Daha da önemlisi, bir atomun kararlı
bir şekilde dağılmadan nasıl var olabildiğini kuantum
fiziği ile anlıyoruz.
20. yüzyılın başında fizikteki diğer büyük paradigma
değişimi, klasik fiziğin yüksek hızlarda doğru
sonuçlar vermediğinin anlaşılması üzerine, özel
görelilik kuramının ortaya atılması oldu. Özel görelilik
kuramı evrendeki aşılamayacak hız sınırının
ışık hızı (yaklaşık 300 bin km/sn) olduğunu söyler.
Klasik fizikteki Galileo-Newton görelilik kuramı ise
böyle bir üst sınır olmadığını kabul eder. Çok yüksek
hızlarda bir hız sınırının olması ya da olmaması
“küçük” bir tartışma gibi görünse de, sonuçları çok
çarpıcıdır. Örneğin klasik fizikte bütün evrende aynı
hızla akan bir zamandan söz edilebilir, ama deneylerle
uyumlu özel görelilik kuramına göre farklı hızlarda
giden cisimler için zaman farklı akar, yani evrende
tek bir saat olamaz.
Klasik fizikte gerçekleşen bu iki paradigma değişimi
-biri küçük ölçekte diğeri yüksek hızda- birbirlerini
nasıl etkiler? Daha açık olarak şöyle soralım:
En basit atom olan hidrojen atomunu anlamak
için kuantum fiziğini kullanıyoruz, ama özel göreliliğin
de bu ölçekte hiç bir katkısı, etkisi yok mu?
Kaba bir yaklaşımla, hidrojen atomunda elektronun
sabit protonun etrafında 2000 km/sn gibi ışığa göre
hayli düşük bir hızda döndüğünü düşünürsek, özel
görelilik kuramının atomu anlamak için gerekli olmadığı
kanısına varabiliriz. Fakat bu doğru değildir.
Atomlarla ilgili bildiklerimizin önemli bir kısmı,
atom spektrumlarının, yani atomun yaydığı ışık
tayfının detaylı olarak incelenmesiyle elde edilmiştir.
Atomlar değişik dış etkenlerden dolayı geçici
olarak kararsız duruma geçer. Örneğin ince bir kitap
bir masanın üstüne, ince kenarı üzerinde duracak
şekilde koyulduğunda bir süre sonra masa hafifçe
sallandığında devrilerek “normal” yani “kararlı”
haline geri dönecektir. Atomlar da geçici kararsız
hallerinden, en düşük enerjili normal hallerine geri
döner ve bu esnada (gözle görülebilen ya da görülemeyen)
ışık yayarlar. Sadece kuantum fiziği ile
bu ışıma tam olarak açıklanamaz. Atomun herhangi
bir şekilde ışımasını açıklamak için kuantum fiziği
ve özel görelilik kuramlarının birleştirilmesi ve her
iki kuramı doğru olarak içeren ortak bir kuram elde
edilmesi gerekiyor.
Kuantum fiziği + özel görelilik kuramı =
Var olabilen temel parçacıklar
Bu konuda ilk çalışmaları 1928’de P. A. M. Dirac
isimli fizikçi yapmış ve şu sonucu elde etmiştir: Özel
görelilik kuramı ile kuantum fiziğinin birleşebilmesi
için, elektronla aynı kütleye sahip ama elektrik
yükü zıt olan başka bir parçacığın var olması gerekir.
Anti-parçacık (yani zıt-parçacık) dediğimiz bu
temel parçacık Dirac’ın makalelerinde kendine yer
bulduktan bir kaç yıl sonra C. D. Anderson’un laboratuvarında
1932’de bulundu. Bugün pozitron (yani
pozitif yüklü elektron) dediğimiz bu temel parçacık
bazı hastanelerde rutin olarak “üretiliyor” ve kafatasına
zarar vermeden beyinde tümör teşhisi yapabilen
PET tarama teknolojisinin esasını oluşturuyor.
Hayli zor, biraz da kapalı olan bu soruları, daha açık ve anlamlı hale getirmeye çalışalım.
thinkstock
2012 yılında CERN’de Higgs parçacığının büyük
bir ihtimalle bulunmuş olması, bilimle ilgili haberler
arasında şüphesiz en önemli olandı. Bütün ömrü
yaklaşık saniyenin trilyon çarpı trilyonda biri kadar
olan, varlığını adeta sadece hissettiren, kütlesi hidrojen
atomunun 130 katı kadar olan bu parçacığın
niçin söylendiği kadar “değerli” olduğunu ilk başta
anlamak çok da kolay olmayabilir. Anında var olup
yok oluyor, yakalayıp ilaç yapmamız veya uzay gemileri
için yakıt olarak kullanmamız mümkün değil!
Higgs parçacığının önemini bu yazıda izah etmeye
çalışacağız, fakat belki bütün bu Higgs parçacığı
tartışmalarında gözden kaçan daha önemli bir
nokta var: Kuramsal fizikçiler 1960’ların başından
beri bu temel parçacığın var olması gerektiğini iddia
ediyor. Böyle bir iddia nasıl mümkün olabilir?
Şöyle düşünelim: Dört duvar arasında yaşamış, hiç
dışarıya çıkmamış bir insanın kitaplarda görmediği
ve hiç kimseden duymadığı halde, tamamen kendi
mantıksal çıkarımlarıyla yeryüzünde balıkların var
olması gerektiği sonucuna ulaşması ne kadar hayret
verici olurdu? Kuramsal fizikçiler büyük ölçüde
kâğıt kalem yardımıyla evrende nelerin var olabileceğini,
temel parçacıklar söz konusu olunca da nelerin
var olması gerektiğini söyleyebiliyor.
İlk sorumuza dönelim: Bu evrende var olabilen
şeyler nelerdir? Evren atomaltı hatta çekirdekaltı
mesafelerden çevremize, Güneş sistemine, galaksilere
ve 15 milyar ışık yılı uzaklığa kadar her şeyi kapsadığından,
böyle bir sorunun anlamlı olup olmadığını
ve soruya cevap aramak için hangi bilim dallarını
kullanmamız gerektiğini düşünmeliyiz. Kuramsal
fizik bize çekirdekaltı mesafelerden görünür evrenin
sınırlarına kadar geniş bir ölçekte düşünme ve
hesap yapabilme zemini sağlıyor, dolayısıyla kuramsal
fiziği kullanarak var olabilecek şeylerin sağlaması
gereken asgari şartları bulabiliriz.
Şöyle basit bir örnek verebiliriz: Yeryüzünde sadece
kibrit çöplerinden oluşan, içinde insanların da
oturabileceği 10 katlı bir bina var olabilir mi? Olamaz!
Binayı yapmaya çalışmadan bu sonuca nasıl
ulaştık? Tabii ki tecrübemizle. Peki olamayacağını
nasıl ispat edebiliriz? Newton’un hareket kanunları,
mesela ikinci kanunu F=ma, kuvvet varsa hareketin
nasıl olacağını gösterir. Bu yaygın olarak bilinir, ancak
bu kanun en az hareket kadar önemli olan denge
(hareketsizlik) durumu için de geçerlidir. Bir cismin
üstüne etki eden kuvvetlerin toplamı sıfırsa, cismin
ivmesi de sıfırdır. Kararlı yapılarda, mesela bir binada,
bir köprüde toplam kuvvetler ve kuvvetlerin
oluşturduğu toplam tork sıfır olmalıdır (denge konumundan
hafif esnemeler buradaki ana tartışmamızı
etkilemez). Dolayısıyla sadece Newton kanunlarını
kullanarak muazzam bir çıkarımda bulunabiliriz:
Üzerindeki toplam torkun ve toplam kuvvetin
sıfır olmadığı hiç bir yapı uzun süre var olamaz. İnşaat
mühendisleri bunu bildiklerinden var olabilecek
yapıları kâğıt üzerinde planlayabilir.
Kara delikte dağ olamaz
İkinci örneğimizi verelim: Dünya dâhil, gökyüzündeki
bütün büyük cisimler neden yuvarlaktır ve
üzerlerinde çok büyük dağlar ve çukurlar (mesela
1000 km’lik) yoktur? Yarıçapı yaklaşık 6500 km
olan Dünya’nın üzerindeki en derin çukur ile en
yüksek dağ arasındaki mesafenin 20 km kadar olduğunu
hatırlarsak, Dünya’nın yüzeyinin pürüzsüz olduğunu
söyleyebiliriz! Yuvarlaklığın ve pürüzsüzlüğün
sebebi yerçekimi kuvvetidir. Büyük gök cisimleri
kendi çekimleri altında yuvarlak bir şekil alır, gök
cismi ne kadar büyükse çukurları ve dağları da o kadar
az olur. Örneğin yine kuramsal fiziği kullanarak
şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kütleleri Güneş’ten
daha büyük yıldızlar nötron yıldızlarına, daha da
büyük yıldızlar kara deliklere dönüşünce üzerlerinde
en küçük bir çıkıntı ve girinti kalmaz. Yani bir
kara delikte dağ olamaz. Bu iki örnekten çıkarmamız
gereken sonuç sudur: Fizik maddenin hareketinin
yanı sıra çok daha ilginç bir soru ile de ilgilenir,
o da ne tür nesnelerin var olabileceği sorusudur.
Klasik fizikte atoma yer yok
Gelelim esas konumuz olan temel parçacıklar fiziğine.
20. yüzyılın başında klasik Newton fiziği çok
küçük olayları ve varlıkları (mesela atomun varlığını)
açıklamakta yetersiz kalınca, ilkeleri tamamen
farklı olan kuantum fiziği ortaya atılmıştır. Önceki
örnekler çerçevesinde düşündüğümüzde klasik fiziğe
göre atom var olamaz, dolayısıyla evrende hiç bir
yapı var olamaz. Etrafımızda gördüğümüz cisimlerin
hareketlerini son derece doğru ve hassas bir şekilde
hesaplamamıza yardımcı olan klasik fizik, bu
cisimlerin varlığını açıklayamaz.
Kuantum fiziği çok önemli bir paradigma değişimi
önermiştir. Mikroskobik cisimlerin hızları ve
bulundukları yer aynı anda bilinemez. Newton fiziğine
göre ise bir cismin zaman içinde nasıl hareket
edeceğini önceden bilmek için, o cismin herhangi
bir andaki hızını ve yerini bilmek gerekir. Dolayısıyla
Newton denklemi mikroskobik ölçekteki cisimler
için geçerli değildir. Newton denkleminin
yerini hız ve yer bilgilerini aynı anda kullanmayan
Schrödinger’in dalga denklemi alır. Bu denklem,
atom ve molekül ölçeğindeki varlıkların bulunabileceği
halleri hesap etmek için kullandığımız temel
denklemdir. Daha da önemlisi, bir atomun kararlı
bir şekilde dağılmadan nasıl var olabildiğini kuantum
fiziği ile anlıyoruz.
20. yüzyılın başında fizikteki diğer büyük paradigma
değişimi, klasik fiziğin yüksek hızlarda doğru
sonuçlar vermediğinin anlaşılması üzerine, özel
görelilik kuramının ortaya atılması oldu. Özel görelilik
kuramı evrendeki aşılamayacak hız sınırının
ışık hızı (yaklaşık 300 bin km/sn) olduğunu söyler.
Klasik fizikteki Galileo-Newton görelilik kuramı ise
böyle bir üst sınır olmadığını kabul eder. Çok yüksek
hızlarda bir hız sınırının olması ya da olmaması
“küçük” bir tartışma gibi görünse de, sonuçları çok
çarpıcıdır. Örneğin klasik fizikte bütün evrende aynı
hızla akan bir zamandan söz edilebilir, ama deneylerle
uyumlu özel görelilik kuramına göre farklı hızlarda
giden cisimler için zaman farklı akar, yani evrende
tek bir saat olamaz.
Klasik fizikte gerçekleşen bu iki paradigma değişimi
-biri küçük ölçekte diğeri yüksek hızda- birbirlerini
nasıl etkiler? Daha açık olarak şöyle soralım:
En basit atom olan hidrojen atomunu anlamak
için kuantum fiziğini kullanıyoruz, ama özel göreliliğin
de bu ölçekte hiç bir katkısı, etkisi yok mu?
Kaba bir yaklaşımla, hidrojen atomunda elektronun
sabit protonun etrafında 2000 km/sn gibi ışığa göre
hayli düşük bir hızda döndüğünü düşünürsek, özel
görelilik kuramının atomu anlamak için gerekli olmadığı
kanısına varabiliriz. Fakat bu doğru değildir.
Atomlarla ilgili bildiklerimizin önemli bir kısmı,
atom spektrumlarının, yani atomun yaydığı ışık
tayfının detaylı olarak incelenmesiyle elde edilmiştir.
Atomlar değişik dış etkenlerden dolayı geçici
olarak kararsız duruma geçer. Örneğin ince bir kitap
bir masanın üstüne, ince kenarı üzerinde duracak
şekilde koyulduğunda bir süre sonra masa hafifçe
sallandığında devrilerek “normal” yani “kararlı”
haline geri dönecektir. Atomlar da geçici kararsız
hallerinden, en düşük enerjili normal hallerine geri
döner ve bu esnada (gözle görülebilen ya da görülemeyen)
ışık yayarlar. Sadece kuantum fiziği ile
bu ışıma tam olarak açıklanamaz. Atomun herhangi
bir şekilde ışımasını açıklamak için kuantum fiziği
ve özel görelilik kuramlarının birleştirilmesi ve her
iki kuramı doğru olarak içeren ortak bir kuram elde
edilmesi gerekiyor.
Kuantum fiziği + özel görelilik kuramı =
Var olabilen temel parçacıklar
Bu konuda ilk çalışmaları 1928’de P. A. M. Dirac
isimli fizikçi yapmış ve şu sonucu elde etmiştir: Özel
görelilik kuramı ile kuantum fiziğinin birleşebilmesi
için, elektronla aynı kütleye sahip ama elektrik
yükü zıt olan başka bir parçacığın var olması gerekir.
Anti-parçacık (yani zıt-parçacık) dediğimiz bu
temel parçacık Dirac’ın makalelerinde kendine yer
bulduktan bir kaç yıl sonra C. D. Anderson’un laboratuvarında
1932’de bulundu. Bugün pozitron (yani
pozitif yüklü elektron) dediğimiz bu temel parçacık
bazı hastanelerde rutin olarak “üretiliyor” ve kafatasına
zarar vermeden beyinde tümör teşhisi yapabilen
PET tarama teknolojisinin esasını oluşturuyor.
9 Ocak 2018 Salı
AYRILIK
Bir kadin evlenip ayrlmişsa o dogru ayak olmadigi anlamina gelmez Bir Kadın evlenmiş ayrılmışsa bu onun her türlü kullanılmaya müsait olduğu anlamına gelmezA! Bir kadın evlenip ayrılmışsa bu onun duygularının olmadığı anlamına da gelmez... Bir kadın evlenip ayrılmışsa sanalda macera arayan abazaların oyuncağı olabileceği anlamına da gelmez. Bir kadın evlenip ayrılmışsa bu onun Anne olmadığı anlamına gelmez! Bir kadın evlenip ayrılmışsa kırıktır o. Hayalleri yıkılmıştır!!! Bir kadın evlenip ayrılmışsa sevemiyordur o birdaha güvenemiyordur. Bir kadın evlenip ayrılmışsa büyük yıkıklar üzerinden baş ederek hem annedir hemde baba güclüdür o. O kadınlara tüm kaşar adını veren adamlara ŞEREFSİZ demek cok uygun... Çünkü hiç bir Kadın ayrılmak için evlenmez! Ve hiç bir yeryüzünde yaşayan bir erkeğin bunu yadırgayarak ona kötü gözle bakmaya hakkı yoktur!!! Bir Kız çocuğu düşünün sizin olan. Ona yapılmasını istemediğiniz şeyleri başka bir Babanın evladına yaşatmaya çalışmayın.. ki hem adamlığından hemde Babalığınızdan şüphe ederim..!!
31 Aralık 2017 Pazar
AŞKTAN TASARRUF ETMEYE SON
"Mutlak sevgi kusursuz bir güzelliktir; içerisinde nefret ya da sahip olma yoktur. Bu yüzden sevgiyi bulabileceğiniz her yerde kabul edin: Sevgiyi fark etmek zordur çünkü asla soru sormaz." - Austin Osman Spare
Cinsel sevgi, erotik zevk, tükenmeyen coşkunluğun kaynağı bedenlerimizin mutlak tanrısallığının ifadesidir. Kozmosun yaratıcı enerjisinin ta kendisidir. Bu enerji serbest bir şekilde içimizde aktığı zaman, aşka, tüm kozmos ile erotik zevki paylaşmayı arzulamaya ulaşırız. Fakat yalnızca çok nadir olarak bu sınırsız enerjiyi deneyimleyebiliriz. Meta kültürünün sınırları içerisinde, aşk da bir metadır. Aşktan tasarruf geliştirilmiştir ve bu tasarruf, hazzın özgürce akışını yok eder.
Aşktan tasarruf yalnızca aşk kıtlığı yaratıldığı için var olabilir. Küçük çocuklar olarak, bizler, kendimize ve tüm diğer varlıklara sevgi besleyen vahşi, tanrısal âşıklarız. Fakat ebeveynlerimiz bunu bizden çaldılar. Yetişkinler çocuk sevgilerinin cinsel doğasını inkâr ederler ve sevgi ifadelerini kabul edilebilir davranışlarla değiştirirler. Kötü olarak tabir ettikleri kaba cinsel davranışlarımız için bizleri cezalandırır veya azarlarlar. Bizi yargılarlar ve böylece kendimizi yargılamayı öğretirler. Kendimizi sevmek yerine, kendimizi kanıtlamaya mecbur bırakılmış hissederiz -asla kendimizden emin hissedemeyiz. Aşk kozmosun bir hediyesi olmaktan çıkar ve uğruna rekabet etmek zorunda olduğumuz oldukça nadir, yüksek fiyatlı bir meta hâline gelir.
Tasarruf edilen aşk için rekabet bizi değiştirir. Kendiliğindenliğimizi, özgür ve şen kişisel ifademizi kaybediyoruz. Gerçekten hissettiğimiz gibi hareket etmek fark etmiyor. Kendimizi arzu edilebilir kılmalıyız. Eğer kültürel standartlara göre iyi görünüyorsak büyük bir avantaja sahibizdir, çünkü görünüş bizi arzu edilebilir cinsel bir meta yapan şeylerin ana parçasıdır. Fakat diğer işe yarar özellikler de vardır -kuvvet, üstün cinsel yetenek, "güzel tat", zekâ, parlak anlayış. Ve elbette, sosyal-cinsel oyunları nasıl oynayacağını bilmek. En iyi aktör bu oyunlarda kazanır. Doğru imajı nasıl takınacağını bilmek, hangi durumda hangi rolü oynayacağını bilmek -bu size tasarruf edilen aşkı satın alacaktır. Fakat kendinizi kaybetme pahasına.
Çok az insan hem fiziksel çekiciliğe hem de sosyal-cinsel oyunları oynamada ustalığa sahiptir. Bu yüzden çok ender fırsatlar dışında sevgisiz bırakıldık. Bu fırsatlar ortaya çıktığı zaman, onların doğal olarak akmasına izin vermememiz, aksine onlara tutunmaya, onlara erişmeye çabalamamız sürpriz değildir. Aşktan tasarruf edildiğinde, özgür ilişki kurmaya yardımcı olmaz. Çünkü belirli bir sevgiliden uzaklaşmak aşkın kendisinin sonu anlamına gelir. Özgürce ilişki kurmak yerine, ilişki inşa etmeye -ilişkiyi kalıcı kılarak, sevgililerden birinin kandırıldığını hissettiği ya da aşkı kaybetme korkusu yüzünden ekonomik bir ilişki bulduğu bir noktaya kadar birbirlerine aşk sattıkları bir alıp verme sistemi içerisine pekiştirerek- ve bütün tekrardan aşkı kazanma sürecini gözden geçirmeye çalışırız.
Ve ilişkilerin -tasarruf edilen aşkın bir ifadesi olarak- genellikle tek eşli olduğu düşünülür. Sevgilimizi bir başkası için kaybetmek istemeyiz. Eğer aşkımızı birbirimize sadece satmakta anlaşamazsak, sevgilimiz daha iyi bir ürün, bize tercih edebileceği bir sevgili bulamaz mı ve de bizi terk edemez mi? Ve böylece sevgi azlığının sebep olduğu korkular, kendisini pekiştiren kurumlar yaratmaya yardımcı olur. Bazı insanlar ilişki tarzını seçmezler. Kendilerini gerçekten arzu edilir metalar olarak kanıtlamak isterler. Böylece cinsel fatihler olurlar. Cinsel fetih arenasında yüksek bir skor yapmak isterler. Zevki paylaşmak umurlarında değildir. Yalnızca bir imaj yaratmak isterler. Ve bu kişiler statü için de aynısını yaparlar. Bu insanlar için tam paylaşımın coşkunluğu aşkın tasarrufuna mağlup olmuştur. Tam paylaşımın coşkunluğu artık bir skordur ve önemsenen yalnızca skordur. Metaları daha değerli yapmak için, aşkın tasarrufu cinsel uzmanlaşma yaratmıştır. Elbette, doğal çift cinsiyetliliğimizdeki erkeksilik ve kadınsılığa olan kültürel vurgu bunun önde gelen bir şeklidir. Fakat cinsel tercih etiketleri, kişisel kalıcı tanımlamalar oldukları zaman da bunun bir parçasıdırlar. Arzularımızın serbestçe akmasına izin vermekten ziyade, kendimizi gay veya heteroseksüel ya da biseksüel ya da fetişist olarak tanımlayarak, kendimizin uzmanlaşmış bir ürününü yaratıyoruz ve böylece de aşkın kıtlığını pekiştiriyoruz.
Aşk metalaştığında gerçek aşk olmaktan uzaklaşır; çünkü Eros zincirlenemez. Aşk özgürce akmalıdır, fiyatı olmadan ve beklentisi olmadan kolayca akmalıdır. Aşktan tasarruf edildiğinde var oluşu sona erer, çünkü sevgililerin varlığı son bulur. Arzu edilir ürünler olmak zorunda olduğumuzdan, kültürümüzün bize öğrettiği rolleri edinmek için gerçek özlerimizi bastırmamız bizleri arzu edilir kılacaktır. Maskeyi öpen maske, sureti öpen suret olacak -gerçek sevgililer hiçbir yerde bulunamazlar.
Eğer cinsel sevginin sonsuz enerjisini, coşkunluk içerisindeki bedenlerimizin vahşi tanrısallığını deneyimleyeceksek, kendimizi aşk tasarrufundan kurtarmalıyız. Kültürümüzün aşk olarak kabul ettiği bu cansız kabuğun tüm görünüşlerini üzerimizden atmak zorundayız. Çünkü sınırsız zevkin vahşi neşesi bu görünüşlerin bulunduğu hiçbir yerde deneyimlenemez.
Aşk tasarrufundan kurtulmak için, aşk bizim için bir kıtlık olmayı bırakmalıdır. Vahşi kozmos âşıklarla doluyken, meta kültürü bunu bizden çalmıştı. Aşkın kıtlığından kendimizi özgürleştirmenin tek bir yoluyla baş başa kaldık. Kendimizi sevmeyi öğrenmemiz gerekiyor, kendimizi seveceğimiz böyle bir zevkin kaynağını bulmamız gerekiyor. Hepsinden öte, âşık olacağım zevkin kaynağı benim bedenim değil mi? Etim, sinirlerim, karıncalanan tenim bu sınırsız enerjinin aktığı uçsuz bucaksız galaksiler değil midir? Kendimizi sevmeyi öğrendiğimiz zaman, kendimizi sonu olmayan erotik zevkin bir kaynağı olarak bulduğumuz zaman, aşk bizim için asla kıt olmayacaktır. Çünkü sevgili olarak her zaman kendimize sahip olacağız.
Ve kendimizi sevdiğimiz zaman, Eros'un sınırsız neşesi özgürce dışarıya doğru dökülerek bedenimizden akacaktır. Aşkı ihtiyaçtan dolayı kavramayacağız, ona açık olan her canlıyla engin erotik enerjimizi özgürce paylaşacağız. Âşıklarımız erkekler ve kadınlar, ağaçlar ve çiçekler, hayvanlar, dağlar, nehirler, okyanuslar, yıldızlar ve galaksiler olacak. Âşıklarımız her yerde olacaklar, çünkü kendimiz de aşkız.
Kudretli aşk tanrıları olarak, o hâlde kanuna karşı gelen kahramanlar olarak dünyayı dolaşabiliriz, çünkü aşk tasarrufundan kurtularak, tüm tasarrufa karşı gelme gücüne sahibiz. Ve âşıklarımızın suiistimal edildiği, köleleştirildiği ve tehdit edildiği bu kültüre müsamaha etmeyeceğiz. Aşkın tüm kudretli enerjisiyle, sevdiğimiz her şey özgür olana dek her zinciri kıracak ve her duvarı yerle bir edeceğiz. Ve böylece ekonominin uzun, kâbuslu hükmü, uygarlığın ölüm dansı sona erecektir.
Feral Faun
6 Aralık 2017 Çarşamba
Vajinal Orgazm Efsanesi – Anne Koedt (1970
Diğer Bölgeler – Vajina dudakları ve
girişi - bu hassas bölgeler bir klitoral orgazmıtetikleyebilirler. Normal
cinsel ilişki sırasında bu bölgeler uyarılabilir, bu da yanlışlıklavajinal
orgazmla sanılmaktadır. Yalnız, önemli olan, burada klitorisi uyarabilecek
fakat kendibaşlarına orgazmı getiremeyecek bölgelerin ayırt edilmesidir, ve
klitoris:Bireyin ne yolla cinsel zirveye geldiğine bakmayarak
tüm hislenme, klitorisin ve penisin başbölgesinde yerleşen genital
korpüsküller tarafından algılanmaktadır. (Kelly, S.49)Psikolojik Uyarılma
ile Orgazm – Yukarıda belirtilenlerden direk ve dolaylı klitorisuyarımlarından
farklı olarak orgazmı getirmenin üçüncü bir yolu vardır. Bu, beynin
genitalbölgeyi uyarmasıyla gerçekleşen bir orgazmdır.
Vajinal Orgazm
Olduğunu Söyleyen Kadınlar
Kafa Karışıklığı – kendi anatomisini tanımayan bir takım kadınlar normal
cinsel ilişkisırasında yaşanan orgazmı vajinal sanırlar. Bu kafa
karışıklığı iki sebepten olmaktadır,birincisi orgazm noktalarının yerini
tespit edememek, diğeri ise erkek-bazlı cinselliğikabullenme
isteğidir. Kadınların kendi anatomilerini çok ta iyi bilmediklerini göz
önündebulundurursak bu karışıklık çok normaldir.Kandırma – Vajinal orgazmı
yaşıyor görünen birçok kadın aslında sırf ‘‘işi yerine getirmişolmak’’ için
bunu yapmaktadırlar. Çok satan bir Danimarka kitabı olan
‘‘Suçluyorum’’da,Mette Ejlersen özellikle bu probleme eğilmiştir, buna
‘‘seks komedisi’’ demektedir.Bu komedinin birçok sebebi vardır. Öncelikle
erkekler kadınlara inanılmaz derecedeyüklenmektedirler, çünkü erkekler
aşık olarak yeteneklerini tehtid altındadır. Ayrıca erkeğinegosunu
zedelememek için kadınlar bu önceden belirlenmiş simüle edilmiş zevk
rolünüyaparlar.Bahsi geçen, seksten soğutulup frijid bırakılmış bazı başka
Danimarkalı kadınlar da, vajinalorgazm taklidini seks aktivitesini hemen
bitirmiş olmak için yapmaktadırlar. Frijid olduğunukabul eden diğerleri
ise örneğin bir adamın önceki karısını terk edip kendilerine kalması içinorgazm
taklidi yapmakta olduklarını itiraf etmektedirler. Daha sonra da kadınlar
bukandırmaya devam ettikçe erkeğe onu klitoral olarak uyarmasını
söyleyememeyezorlanmaktadırlar.Birçok kadın basitçe seksten ortak bir zevk
alınacağı hakları olduğu fikrindenkorkmaktadırlar, cinsel aktiviteleri temelde
erkeğin eğlencesi olarak gören bu kadınlara görealdıkları herhangi bir ilave
onlar için ekstradır.Psikolojik tedaviye ihtiyaçları olduğu fikrini reddecek
kadar egosu olan diğer kadınlar isefrijiditelerini kabullenmemektedirler.
Kendilerini suçlamayı kabul etmemişlerdir fakatsorunlarına çözüm de
bulamamışlardır, kendi psikolojilerini de tanımadıkları için garip
birikilemde kalmışlardır.Yine, belki de, bu saçmalığın en büyük zararı
kendisine sorunlu olduğu söylenen halbukitamamen sağlıklı kadınlara olmaktadır.
Cinsel olarak mahrum bırakılmaya ek olarak hiçsuçları olmadığı
halde kendilerini suçlamaya şartlanmaktadırlar.
Çaresi olmayan bir probleme çare
bulma çabası da, kadınları sonsuz bir kendinden nefret vegüvensizlik
yoluna itebilir. Analisti tarafından erkek egemen toplumda kadın rolünde
dahibaşarıyı elde edemeyeceği söylenmektedir. Sürekli olarak savunmaya
itilmekte ve sahtebulgularla beslenmektedir, daha kadınsı olması,
daha kadınsı düşünmesi ve erkeklerikıskanmaması söylenmektedir.
Neden
Erkekler Efsaneyi Ayakta Tutarlar
1.
Penetrasyon
– Kadının vajinası erkeğin penisi için en
iyi uyarıcıdır. Gereken en iyilübrikasyon ve sürtünme oradadır. Teknik açıdan
bakıldığında, erkekler farklıpozisyonlar deneseler de, en iyi fiziksel
şartları burası sağlar.
2.
Görünmez Kadın
– Erkeklerin şovenizminden kaynaklanan ve
kadınları ayrı bireylerolarak görme eksikliği. Erkekler tercihen kadınları
erkeklerin hayatlarına yararsağlayan cisimler olarak görmektedirler. Cinsel
olarak, kadınlar, cinsel hazzıpaylaşmayı isteyecek bireyler olarak,
toplumda bundan farklı birşeylere kalkıştığındabağımsız istekleri olan
biri gibi görülmektedir. Böylece kadımlar hakkında rahata negelirse onu
uydurmak kolaylaşmaktadır, buna ek olarak kadınlar erkek uzmanlarasesli itiraz
oluşturabilecek kadar organize değillerdir.
3.
Penisin
Erkekliğin Somut Simgesi Olması
– Erkekler temelde hayatlarınıerkekliklerine göre tanımlarlar. Ego
tatminini evrensel bir şeklidir bu. Her toplumdane kadar özellikler yönünden
homojen de olsalar, daima ezecek bir grup var, o dakadınlar.Erkek şovenizminin
temelinde erkek psikolojisinin kadınlar üstünde uygulanan
üstünlüğüyatmaktadır. Bu tarz, başarı veya gelişmeye dayalı
pozitif tanımlamaya dayanmayan keyfiüstünlük/aşağılık tanımlamaları doğal
olarak kurbanı da baskıcıyı da zincirlemektedir amatabii ki en çok zarar
gören yine de kurbandır.Bir kıyaslama ırkçılıktır, bir ırkçı beyaz kendi
önemsizlik hissini bastırmak için kendindenaşağılık bir siyah adam
imgesi yaratır. (temelde erkekler arası bir çatışma söz konusu).
Beyazadam konumu sayesinde bu hayali bölücülüğü infaz edebilmektedir
de.Erkekler kendilerini daha erkeksilik tanımlamalarını fiziksel özelliklere
dayandırırlar,kuvvetli olmak, daha kıllı olmak, daha kalın bir ses ve daha
büyük bir penis, buna karşılıkkadınlar ise (diğer bir değişle kadınsılık)
zayıflık, küçüklük, kılsız bacaklar ve yumuşak sesgibi özelliklerle kabul
görürler.Klitoris erkeklerdeki penise çok benzediği için birçok
toplumda klitorisi tamamen göz ardıetmenin ve vajinaya önem vermenin
yaygın olduğunu görürüz (Freud’daki gibi), hatta birtakım ortadoğu ve
afrika toplumlarında klitoris sünneti (klitoridektomi) dahi yaygındır.
Freudbu metodu kadının erkeksi görünen bir organdan arındırılarak daha
kadınsılaştırması olarakyorumlamıştır.Hatta bazı kültürlerde kadının klitorisine
kimyasallar uygulayarak iyice küçültülmesi ve‘‘uygun’’ boyutlara getirilmesi
yöntemi dahi vardır.
Görülmektedir ki klitoris
erkekler tarafından erkeksiliğe bir tehtid olarak görülmektedir.
4.
Cinsel
Olarak Gözden Çıkarılabilir Erkek
– Erkekler eğer klitoris kadınlar
içincinsellik merkezi haline gelirse tamamen gözden çıkarılacakları
korkusunutaşımaktadırlar. Aslına bakarsak sadece anatomik bakılırsa bu büyük
ölçüde dedoğruluk payı taşımaktadır. Penisin vajina içindeki konumu üreme için
mükemmeliken kadınlarda orgazmı tetikleyecek bir nitelik taşımamaktadır.
‘‘Normal’’ cinselbirleşmelerde kadın dolaylı cinsel uyarılmalara bel
bağlamak zorundadır. Lezbiyencinselliği, anatomik bilgilere bağlı olarak
erkek organının alakasızlığına en iyi örneğiteşkil edebilir. Albert Ellis
hatta bir adım öteye gitmiş ve penisi olmayan bir erkeğinmükemmel aşık
olacağını söylemiştir. Erkeklerin bakış açısından en cazip şeyinvajina olduğu
göz önünde bulundurulursa erkeğin fiziksel olarak ikilemi
de artıkgörülebilinir. Bu da kadınların erkeklerle neden yatağa
girdikleri konusundaki fizikselargümanları tamamen çöpe atmamızı
gerektirir. Geriye kalan tek şey, kadınların diğerkadınlar yerine
erkekleri cinsel partnerler olarak seçmelerinin psikolojik
sebepleriolduğunu gösterir.
5.
Kadınları Kontrol Etmek
– Ortadoğu’da kadın sünnetinin yaygın
olmasınıaçıklayacak bir sebep kadınların kontrolden çıkmalarını
engellemektir. Orgazmkapasitesine sahip tek cinsel organı ortadan
kaldırarak kadının cinsel mekanizmasınıntamamen ortadan kalkacağı
düşünülmektedir. Erkeklerin, özellikle de geritoplumlarda kadınlara
nasıl kendi malları gibi baktığı da göz önünde bulundurulursa,kadınların cinsel
özgürlüklerinin neden erkeklerin pek te çıkarına olmamasını
daanlayabiliriz.Latin Amerika’daki çifte standart ise kadınları erkeklerinin
malı olarak tutmak fakaterkeklere tamamen istediğiyle birlikte olabilmek imkanı
sağlamak üstüne kuruludur.
6.
Lezbiyenlik
ve Biseksüellik
– Bir yandan da, erkeklerde kadınların erkekleri bırakıpdiğer kadınları,
tümden ve insani boyutta, cinsel partnerler olarak seçebileceklerikorkusu
hakimdir. Klitoral orgazmın bir gerçek olarak tanınması
‘‘heteroseksüel’’yapıyı tamamen tehtid edebilir. Cinsel tatminin erkek
veya kadın herhangi birindenalınabilecek olması heteroseksüelliği tek şart
olmaktan çıkarır, sadece bir seçenekhaline getirir. Bu da tüm insan cinsel
ilişkilerini şu andaki kadın-erkek rollerikısıtlamalarına bağlı
olan sistemi sorguya açacaktır
26 Kasım 2017 Pazar
İbn Bâcce
a. Durumsal Ağırlık
İbn Bâcce’nin dikkat çeken birçok bilimsel
çalışması vardır. Bunlardan biri,
bir cismin ağırlığının eğik bir düzlem
üzerine yaptığı basıncın bulunmasıyla
ilgilidir. Bu konudaki araştırmaları
sonucunda bir cismin eğik düzlem üzerine
yaptığı basıncın, cismin eğik düzlemle
yaptığı açıyla orantılı olduğunu, yani
bu açıya göre değişeceğini söylemiştir.
Bu anlatım Batı’da 13. yüzyılda yaşamış
önemli bilim insanlarından biri olan
Jordanus Nemorarius tarafından Gravitas
Secundum Situm (Durumsal Ağırlık)
şeklinde Latinceye çevrilmiştir. Modern
fiziğin de inceleme alanı içerisinde yer
alan ve görünen ağırlık denilen bu ifade
İbn Bâcce’nin bilimsel etkisini göstermesi
bakımından önemlidir.
b. Hareket Fiziği
İbn Bacce’nin asıl devrimci başarısı
Aristoteles fiziğinin yetersizliğini göstermeye
yönelik çalışmalarıdır. Aristoteles
fiziğinin birçok problemli yönü olmakla
birlikte, İbn Bâcce özellikle ikisi üzerinde
yoğunlaşmaktadır. Bunlardan biri
zorunlu hareketin devamlılığının nasıl
sağlandığı, ikincisi ise boşlukta hareketin
mümkün olup olamayacağıyla ilgilidir.
Aristoteles zorunlu hareket için
bir ilk hareket ettirici gerektiğini vurgularken,
durağan bir cismin harekete geçirildikten
ve hareket ettiren ile fiziksel bağını
kaybettikten sonra hareketini nasıl
sürdürebildiği noktasında tereddütte kalmıştı.
Bir taşın fırlatıldıktan sonra hareketini
sürdürmesini sağlayan neydi? Bu
noktadaki tereddüdünü gidermek için
Aristoteles, taşın hareketinin devamlılığını
havanın yani ortamın sağladığını
düşündü. Böylece hareket ettirici yalnızca
taşı harekete geçirmekle kalmıyor, aynı
zamanda, havayı da harekete geçirmiş
oluyordu. Hava yani ortam nesneyi hareket
ettirdikçe, havanın hareket ettirici
gücü giderek azalacak ve sonunda tükenecek
ve nesne duracaktı. Bu açıklamasıyla
Aristoteles farkından olmadan ortamı
hem hareket ettirici bir güç, hem de
bu gücü tüketen bir direnç olarak kabul
etmiş oluyordu. Aristoteles’i böyle bir çelişkiye
düşmeye iten ise her hareketin bir
ortamda gerçekleştiğini ve boşlukta hareketin
olanaksız olduğunu düşünmesiydi.
Ona göre direnç olmazsa hareket sonlu
olmaz tersine ansal olurdu ki, bu da
saçmaydı. Ortamın yoğunluğu arttıkça
harekete karşı direncin artacağı, yoğunluk
azaldıkça da direncin azalacağı açıktı.
Ortamın yoğunluğundaki belirsiz bir
azalma, hızda da bununla orantılı ve belirsiz
bir artışa yol açacağından, Aristoteles
bir ortamın yerinde bir boşluk bırakarak
tamamen ortadan kalkması halinde,
hareketin ansal olacağı sonucuna vardı.
Buradan da evrenin Ay-altı bölgesindeki
her yerin dört öğeyle, Ay-üstü bölgenin
ise eterle dolu olduğu sonucunu çıkardı.
Aristoteles’in fiziğinin temelini oluşturan
bu sınırlı hareket konusunu inceleyen
İbn Bâcce, ortama verilen rol ve işleve
karşı çıkarak önemli bir tartışma başlattı
ve hareket olması için direnç gösteren
bir ortam gerekmediğini, üstelik böyle
bir ortamın tek işlevinin hareketi ağırlaştırmak
olduğunu ileri sürdü. Ona göre
gözlemlediğimiz hareket, engellenmediği
varsayılan hareketten, ortama bağlı
gecikme çıkarıldıktan sonra geriye kalan
harekettir.
İbn Bâcce’nin Aristoteles’in hareket
anlayışına yönelik geliştirdiği eleştiriler
“boşlukta hareket olursa, hız sonsuz
olur” iddiasının geçersizliğini göstermekle
kalmadı, aynı zamanda modern
dönem fiziğinin temelinde yer alan savların
oluşmasını da sağladı. Burada İbn
Bâcce’nin konuya ilişkin geliştirdiği görüşlerin
öneminin anlaşılması için kısa
bir tarihsel açıklama yararlı olacaktır.
Aristoteles Fizik adlı kitabında, yoğun
bir ortamda düşen ağır bir cismin
hızıyla, daha az yoğun bir ortamda düşen
aynı cismin hızı arasındaki oranın,
iki ortamın yoğunluklarının oranına eşit
olduğunu belirtmektedir. Diyelim ki A
cismi M1 (su) ortamından t1 zamanında,
daha seyrek M2 (hava) ortamından ise t2
zamanında geçsin. Bu durumda geçecek
zaman, engelleyen ortamların orantısına
bağlıdır. Hava sudan ne kadar daha seyrekse
A’nın M2’den geçişi de M1’den geçişinden
o kadar daha hızlı olacaktır, çünkü
hızlar arasındaki oran hava ile su arasındaki
oranın aynıdır. Dolayısıyla seyreklik
iki katsa cisim de M1’i M2’yi geçtiği
zamandan iki kat fazla zamanda geçecektir.
Bu durumda M1 zamanı M2 zamanının
iki katı olacaktır. Dolayısıyla cisim
daima içinden geçtiği ortam ne kadar
az engelleyici ve ne kadar çok seyrekse
o kadar hızlı hareket edecektir.
Peki, ortam boş ise ne olur? Cevap basit.
Hareketi engelleyecek ortam olmadığına
göre, zaman da geçmiyor demektir.
Başka bir deyişle, boşlukta hareketin
olanaklı olduğunu varsaymak, belirli
bir yoğunluğu olan bir ortamda hareket
eden cismin hareket hızını, boşlukta
hareket eden cismin hızına oranlamak
anlamına geleceğinden (bir sayının
sıfıra oranının olmaması gibi) boşun
da doluya oranı olamaz. Dolayısıyla da
Aristoteles’e göre boşlukta hareket olanaksızdır,
çünkü boşlukta hareketin hızı
sonsuz olur. Demek ki Aristoteles aynı
zamanda hızın kuvvetle doğru orantılı
olduğunu kabul etmektedir. Buradan
Aristoteles’in hareket formülünü çıkarmak
olanaklıdır: Hız (V) = Kuvvet (F)
/ Direnç (D). Burada direnç sıfır kabul
edildiğinde, V=∞ kalmaktadır.
Bu konular üzerinde çalışmalarını
sürdüren İbn Bâcce, etkisi Galileo’nun
De Motu kitabında ortaya koyduğu görüşlere
kadar uzanan, bir dizi kuramsal
tartışma gerçekleştirir ve kanıtlar ortaya
koyar. Bir cismin sudaki hareketinin
hızının havadaki hareketinin hızına
oranının, suyun yoğunluğunun havanın
yoğunluğuna oranı kadar olduğunu
söyleyen İbn Bâcce, Aristoteles’in za-
Başlangıç Noktası
Su Yağ
Farklı ortamlarda düşme
Bilim ve Teknik Nisan 2012
>>>
73
İbn Bâcce
manın geçmesinin ancak cismin hareketi
bir ortamda gerçekleşiyorsa söz konusu
olacağı varsayımını doğru kabul etmez
ve karşı çıkar. Çünkü eğer bu varsayım
doğru olsaydı, belirli bir yoğunluğu
olan bir ortamda gerçekleşmeyen hiçbir
hareket zaman gerektirmezdi. Durumun
böyle olmadığı gök cisimlerinin hareketinden
gözlenebilir. Çünkü gök cisimleri
dirençsiz ortamda hareket etmelerine
karşın hareketleri ansal yani sonsuz değildir.
Dolayısıyla suyun yoğunluğunun
havanın yoğunluğuna oranı, cisim suda
hareket ederken oluşan engellemenin cisim
havada hareket ederken oluşan engellemeye
oranı kardadır.
Gök cisimlerinin boşlukta hareket etmesine
karşın hızlarının sonsuz olmaması
savı hayli önemli bir kavrayışı dile
getirmekle birlikte, İbn Bâcce bu noktada
durmayarak şunları söyler: Doluluk
ve içinde hareket eden cisim arasındaki
direnç, boşluğun içinde hareket eden
cisme etkisi arasındaki direnç gibi olmayabilir.”
Aristoteles de böyle olmadığını
düşünüyordu. Çünkü suyun yoğunluğunun
havanın yoğunluğuna oranı, taşın
sudaki hareketinin hızının havadaki
hareketinin hızına oranı gibi değildir;
fakat suyun engelleme gücünün havanın
engelleme gücüne oranı, cismin hareket
ettiği ortamın hızda neden olduğu
azalmaya oranı gibidir. Başka bir deyişle
cismin sudaki hareketinde meydana gelen
hız azalmasının, cismin havada hareket
ettiğinde oluşan hız azalmasına oranı
kadardır.
“Bazı insanların inandığı şeyler doğru
olsaydı, o zaman doğal hareket zorunlu
hareket olurdu; bu nedenle, direnç
olmasaydı herhangi bir hareket nasıl
oluşabilirdi? Elbette zorunlu olarak ansal
olacaktı. O halde dairesel hareketle ilgili
ne söylenecektir? Orada direnç yoktur;
çünkü ortama bağlı bir farklılaşma
yoktur; dolanım yeri daima aynıdır; bu
yüzden bir yerden ayrılıp başka bir yere
geçme söz konusu değildir; dolayısıyla
döngüsel hareketin de anlık olması gerekir.
Oysa biz sabit yıldızlarda olağanüstü
yavaşlık, günlük dolanım durumunda
ise en yüksek hızı gözlemliyoruz.”
İbn Bâcce’nin bu sözleri dikkate alındığında
Aristoteles’in bütün kurgusunun
çöktüğü açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü
eğer bir ortamın yoğunluğunun diğerinin
yoğunluğuna oranı, ortamlardan birindeki
hareketin hız azalmasının diğerinde
oluşan hız azalmasına oranı gibiyse
ve hareketin kendisiyle orantılı değilse,
o zaman boşlukta oluşan hareketin
ansal olması da söz konusu olmayacaktır.
Çünkü bu durumda hareketten sadece
ortamın neden olduğu hız
azalması çıkarılacak ve geriye
doğal hareket kalacaktır.
Aristoteles’in Fizik
kitabı üzerine İbn
Bâcce’nin yazdığı bu
yorumlar yakından
incelenmeye değer.
Çünkü İbn Bâcce açıkça
bir cismin belirli bir ortamdaki
doğal hareket hızının,
ortamın yoğunluğundan
dolayı uğradığı göreli hız azalmasının,
ağır bir cismin boşlukta
düşerken kazandığı asıl,
doğal hızından çıkarılmasıyla
belirleneceğini söylemektedir. Böylece
Aristoteles’in düşündüğü gibi, ortam doğal
hareket için belirleyici olmaktan çıkmıştır.
Çünkü hız, cisim ile ortam arasındaki
yoğunluğun oranı ile değil farkı ile
belirlenmektedir. İbn Bâcce’ye göre, tıpkı
Galileo’nun Pisa deneylerinde dile getirdiği
gibi V=F-D’dir. Dolayısıyla da D=0
olduğunda V=F olur.
c. Kütle Çekimi
İbn Bâcce’nin hareket kuramı, Galileo’nun
Pisa döneminde geliştirdiği
yaklaşımla aynı temel varsayımları içermesi
bakımından dikkat çekicidir. Ancak
İbn Bâcce’nin tek başarısının bu olmadığı
da anlaşılmıştır. İbn Bâcce kütleçekimi
konusunda da çalışmış ve kütleçekiminin
ağır cisimlerin içinde yer
alan içsel bir hareket gücü olduğunu ileri
sürmüştür. Bu hareket gücünün doğru
ve temel ölçüsünü, cisimlerin yalın geometrik
boşlukta, başka bir deyişle ideal
ortamda, Dünya’nın merkezine doğru
hareket ederken kazandığı hız olarak tasarlamış,
cisimlerin farklı yoğunluklu ortamlardaki
doğal veya esas hızlarını yoğunluk
derecelerine ilişkin orantı olarak
ele almıştır. Belki modern anlamda İbn
Bâcce, kütleçekimi gücünü farklı cisimlerin
kütleleri arasındaki bir bağ olarak
belirlememiştir, fakat ruhun bedeni canlandırması
gibi, hareketi oluşturan mutlak
kalıcı güç olarak düşünmüştür.
İbn Bâcce’nin gravitasyonu yani cisimlerin
birbirlerini çekme etkisini
-akılların üzerine gezegenlerin
çakılı olduğu
felekleri döndürmesine
benzeterek- cisimlerin
içinde yer alan
ve hareket ettiren bir
iç form olarak kavramlaştırması,
ilk anda
yeterince aydınlatıcı
gelmese de, Kepler’in dinamik
alanında gezegenleri
Güneş’in etrafında dolanmaya
mecbur eden ve Güneş’ten
çıktığını düşündüğü hareket
ettirici güç (anima motrix)
düşüncesinin ta kendisi olması
bakımından dikkat çekicidir. Çünkü
bu, İbn Bâcce’nin gökyüzünden indirip
dünyevi cisimlere kadar uzattığı, kalıcı
hareket gücü veya hareket veren etkin
düşünce anlayışıdır. Böylelikle gök
ve Dünya arasındaki engelleri kaldırarak,
Aristoteles kozmolojisinden çok farklı
yalın bir evrensel dinamik tasarlamıştır.
Kaynaklar
Aristoteles, Fizik, Çeviren: S. Babür,
Yapı Kredi Yayınları, 1997.
Aydınlı, Y., “İbn Bâcce”, İslam Ansiklopedisi,
Cilt 19, TDV, 1999.
Clagett, M., The Science of Mechanics in the Middle Ages,
Oxford University Press, 1961.
Cohen, I. B., The Birth of a New Physics,
Penguin Books, 1972.
Cushing, J. T., Fizikte Felsefi Kavramlar I,
Çeviren: B. Ö. Sarıoğlu, Sabancı Üniversitesi,
2003.
Grant, E., Orta Çağda Fizik Bilimleri, Çeviren: A. Göker,
V Yayınları, 1986.
Moody, E. A., “Galileo and Avempace, the Dynamics of
the Leaning Tower Experiment I”,
Journal of the History of Ideas, Cilt 12, Sayı 2, 1951.
Yaltkaya, M. Ş., “İbn Bâcce”, Felsefe Arkivi, Cilt 1,
Pozitif Psikoloji
Psikoloji biliminin duyguları, davranışlarıve düşünceleri inceleyen sistemli
bir disiplin olduğunu söylemeye gerek
yoktur. Her ne kadar fizik, kimya, biyoloji
gibi doğal bilimlerle karşılaştırıldığında yeni
sayılsa da gelişmiş toplumlarda her geçen
gün daha çok önem kazanan bir alan
olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Psikolojinin
algı, düşünce, hafıza, davranış, duygu
ve iletişimi kapsayan yelpazesi oldukça
geniştir. Temelde psikolojinin iki amacı
vardır. İnsan duygularını, düşüncelerini ve
davranışlarını açıklamak ve şu anki davranışlara
bakarak gelecekteki duygu, düşünce
ve davranışları tahmin etmek. Örneğin
daha önce intihar girişiminde bulunmuş
kişinin hangi koşullar altında bu davranışı
gösterdiğine bakarak, ilerde karşılaşacağı
koşullarda nasıl davranacağını tahmin etmek.
Uygulamalı psikoloji çalışan psikologların
bir üçüncü amacı daha vardır, o da
eldeki bilgilerle toplumu iyileştirmek. Pozitif
psikoloji, bu üç amacı gerçekleştirir.
Pozitif Psikoloji Nedir?
Pozitif psikoloji insan doğasında yanlış
olan noktaları düzeltmekten ziyade
olumlu olan özellikleri vurgulamayı
ve kişinin hem topluma fayda sağlamasını
hem de doyumlu bir hayat sürmesini
amaçlar. Bu alan psikolojinin her hangi
bir alanına rakip olmayı ya da eleştiri
getirmeyi hedeflemediği gibi, var olan
sisteme katkıda bulunmaya çalışır. Bireyin
güçlü yanları, yetenekleri, kişiliği ve
olumlu özellikleri üzerine eğildiğimiz zaman
çok daha verimli ve mutlu olmasına
katkıda bulunuruz. Kişi de dünyaya o
konuda en çok fayda sağlayabilecek şahıs
olduğunu düşünerek kendini önemli ve
mutlu hisseder. Bu etki sadece çok yetenekli
ve yaratıcı kişiler için geçerli değildir.
Herhangi bir insanın olumlu yönlerine
eğildiğimizde de bir deha yaratmamız
mümkündür. Sanatçı kumaşı olan çocuklardan
mühendis, mühendis olabilecek
gençlerden doktor, doktor olacak gençlerden
avukat yapmaya çalışan toplumlar
pozitif psikolojiden faydalanabilirler. Bir
diğer deyişle pozitif psikoloji, insan ziyan
etmektense insanın kıymetini bilmek
üzerine yoğunlaşır.
Son yıllarda artan “ kişisel koçluk” faaliyetleri
pozitif psikolojinin uygulandığı
alanların başındadır. Danışanın güçlü
yanları üzerinde yoğunlaşarak kendisiyle
barışması, güçlü özellikleri sayesinde
hayata karşı daha olumlu yaklaşması
sağlanır. Bugün bir kitapçıya gitseniz raflarda
bulacağınız binlerce kişisel gelişim
kitabı pozitif psikoloji ilkesine göre hazırlanmıştır.
Bu kitaplarının bu denli popüler
olmasında, bireyin olumlu yanlarını
kullanarak hayatının anlamını bulmasına
yardımcı olması yatmaktadır. Güçlü
özelliklerine yoğunlaşan insan artık kendini
değersiz, işe yaramaz değil; özgün ve
becerikli hisseder.
Pozitif psikoloji çalışmaları insanın
yalnızca yetenekli olduğu alandaki becerilerinin
farkında olmasını sağlamakla
yetinmez. Hepimizin insan olmaktan
gelen bir takım ortak becerileri vardır.
Strese karşı belirli düzeyde dayanıklı
olmak, bazı hastalıklarla mücadele edebilmek,
yeni bir ortama uyum sağlamak
ve zaman içerisinde üzüntüyle baş edebilmek
gibi. Hepimizde bu tip yaşam becerileri
var olsa da, herkeste aynı derecede
gelişmiş değildir. Psikoloji bugün geldiği
noktada bu becerilerin diğer sosyal
etmenler sayesinde gelişebileceğini veya
zayıflayabileceğini söyler. Bazen stresle
başa çıkmak için mücadele etmek yeterli
olmayabilir. Dahası, stresli olduğumuz
zamanlarda verdiğimiz tepkileri değiştirmek
için çalışmak bazı kişilerde bu davranışın
yerleşmesine sebep olabilir. Bireyin
zayıf yönünü güçlendirmek için doğrudan
müdahale etmektense, kendisini
değerli ve becerikli hissetmesini sağlamak
stresle başa çıkmasına etkili biçimde
yardımcı olacaktır. Örneğin ölüme yaklaşan
kanser hastaları üzerinde yapılan
bir çalışmada hastaların yetenekleri keşfedilerek
onların üzerine eğilmeleri sağlandığında,
hastalıklarının eskiye kıyasla
daha yavaş ilerlediği görülmüştür. Bu kişiler
kendilerini ölmek üzere ve işe yaramaz
kişiler olarak değil, yetenekli ve faydalı
bireyler olarak hissettikleri için mücadele
güçleri artmıştır.
Bu alan, psikolojinin hep insanların
zayıf yönlerini güçlendirmek, hastalıklarını
iyileştirmek ya da dezavantajlı grupların
refahını artırmak için çalışan bir bilim
olduğunu düşünenlerin tam tersine
çalışmalar da yapıldığını kanıtlayan bir
alandır.
Kaynaklar
Peterson, C., “Reclaiming Children and Youth”,
Positive Psychology, Cilt 8, Sayı 2, s. 3-7, 2009.
Seligman, M. E. P. ve Csikszentmihalyi, M.,
“Positive psychology: An introduction”,
American Psychologist, Cilt 55, Sayı 1, s. 5-14, 2000.
Sheldon, K. M. ve King, L., “Why positive psychology is
necessary” American Psychologist, Cilt 56,
Sayı 3, s. 216-217, 2001.
Spiegel, D., Kraemer, H., Bloom, J., & Gottheil, E. (1989).
Effect of psychosocıal treatment on survıval of patıents wıth
metastatıc breast cancer.
[doi: 10.1016/S0140-6736(89)91551-1].
The Lancet, 334(8668), 888-891.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Bir tramvay yolunun yakınlarındasınız . Derken uzaktan yaklaşan tramvayın sesini duyuyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki tramvay yolunun üzer...
-
Sanırım Bikini her zaman kazanacak, Çünkü insanlar güneşi hissetmek ister Yaz aylarında Miami'de, parlak pembe renklerle,"Alıcıl...
-
Günümüz işletmelerinin ihtiyacı; Değişimde Hızlı olmak. Onun olup olmadığı Küresel pazardır Ve talep ettiği talepler veya M...

